21:14 - Nasırla Mücadelede Bitkisel Tedavi Yöntemleri
21:12 - Mısır Unu İle Güzellik Maskesi
21:11 - Kuru Üzüm Cilt Maskesi Nasıl Yapılır?
21:10 - Kronik Stres Bozukluğu ve Tedavisi
21:08 - Kredi notu sistem tarafından ne zaman güncellenir?
19:19 - Kış Makyajı Bakın Nasıl Yapılır Sizler İçin Öneriler
19:17 - İyi Güzel Bir Ruj İçin Ne Yapılmalı?
19:16 - HMF nedir? Bakın Neden önemlidir?
19:15 - Güne Erken Başlamak
19:13 - Göz Kapaklarının Şişmesinin Nedeni Rahatsızlığı Nedir?
O sözler kulağımda çınladı.
Dışarı çıktığımızda Ece’yi aradım. Telefonu kapalıydı. Mesaj yazarken ekranda ondan gelmiş gibi görünen kısa bir bildirim belirdi: “Eve gelme. Barış adresimi öğrendi.”
Bir an ayakta duramayacağımı sandım.
Atlas yüzüme baktı. “Bir sorun daha mı var?”
Telefonu uzattım. Mesajı okudu, sonra hiç beklemediğim bir şey söyledi: “Polise gidelim. Önce olayları kayda geçirelim. Ardından güvenli bir yerde kalırsın.”
Havalimanındaki polis merkezinde ifade verdim. Barış’ın kilitleri değiştirdiğini, banka hesabımızı kapattığını, beni sürekli tehdit ettiğini anlattım. Memur, Nehir’le yurt dışına çıkışımın hukuki durumunu da sordu. Çocuğumuzun velayetine ilişkin geçici mahkeme kararını çantamdan çıkardım. İhtiyaç duyulan belgeleri kaydettiler; tehdidin araştırılacağını söylediler.
Atlas bütün bunlar olurken koridorda bekledi. İçeri girmeye çalışmadı. İfadem bitince yalnızca “İyi misin?” diye sordu.
“Hayır,” dedim. “Ama en azından artık kaçtığımı saklamıyorum.”
O akşam bir kadın sığınma danışmanının yardımıyla geçici bir konukevine yerleştim. Atlas ayrılmadan önce kartvizitini uzattı.
“Bu numarayı yalnızca gerçekten ihtiyacın olduğunda kullan. Ve İdil, benimle konuşmak zorunda değilsin.”
Nehir o gece ilk kez kesintisiz uyudu. Ben uyuyamadım.
Sabaha karşı telefonum titredi. Bilinmeyen bir numaradan fotoğraf gelmişti. Görüntü, Ankara’daki eski evimizin çalışma odasını gösteriyordu. Masanın çekmecesi açık, içi darmadağınıktı. Altında şu yazıyordu:
“Aradıkları şey sende. Bulamazlarsa kızına gelecekler.”
Neyi aradıklarını bilmiyordum. Sonra aklıma taşınmadan önce yaşanan bir akşam geldi. Barış eve sarhoş dönmüş, dizüstü bilgisayarını kırmaya çalışmıştı. Ben de Nehir korkmasın diye bilgisayarı elinden alıp kaldırmıştım. Ertesi sabah cihazı benden istemiş, “İş dosyaları var, sakın açma,” demişti. Bilgisayarı geri vermiştim. Ama o gece kırık ekranından düşen küçük bir hafıza kartını Nehir’in pelüş tavşanının fermuarlı cebine koyduğumu unutmuştum.
Tavşanı çantadan çıkardım. Fermuarı açınca kart hâlâ oradaydı.
Kalbim hızlandı. Barış’ın neden beni bu kadar aceleyle evden uzaklaştırdığını ilk kez anlamaya başlıyordum.
Polis danışmanını aradım. Bana kartı açmadan teslim etmemi önerdi. Yola çıkmaya hazırlanırken kapı çalındı. Gelen Ece’ydi. Yüzü solgun, gözleri kan çanağıydı.
“İdil,” dedi, “dün gece kapıma geldiler. Sana ulaşamayınca beni tehdit ettiler.”
“Kim?”
“Barış ve yanında tanımadığım iki adam.”
Ece ellerimi tuttu. “Seni buraya çağırarak tehlikeye attığımı düşündüm. Özür dilerim.”
“Sen bana kapını açtın,” dedim. “Bunu yapan sen değilsin.”
Karakola birlikte gittik. Kartı teslim ettik, gelen mesajların ekran görüntülerini verdik. Saatler sonra polislerden biri bizi yeniden çağırdı.
“Bu belgelerde Karahan Holding’in adı geçiyor,” dedi. “Ayrıca kimlik bilgileri ve yasa dışı para transferlerini gösteren kayıtlar var. Nasıl elde edildiğini inceleyeceğiz.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Atlas’ın adını duyunca uçakta bize çevrilen telefonları hatırladım.
Acaba Atlas da bu işin içinde miydi?
O gün onunla görüşmedim. Fakat öğleden sonra polis merkezinden aradılar: Karttaki belgelerin bir bölümünde, Atlas’ın şirketine bağlı eski bir taşeronun sahte faturalarla para aktardığı görülüyordu. Barış o taşeronun muhasebe danışmanıydı. Polis, hem dosyaların doğruluğunu hem de olası suç bağlantılarını araştırıyordu.
Akşam Atlas’ı aradım. Sözümü kesmeden dinledi. Sonunda sesi kısıldı.
“Altı ay önce kendi şirketimdeki yolsuzluğu araştırmaya başladım,” dedi. “Bundan sonra tehditler aldım. Uçakta beni kaydedenleri bu yüzden fark ettim. Ama senin bu dosyayla ilgini bilmiyordum.”
“Buna nasıl inanayım?”
“İnanmak zorunda değilsin. Her şeyi polise anlatacağım. Sen de onlara sor.”
Ertesi gün gerçekten ifade vermeye gitti. Daha sonra soruşturmacılar, şirketinden belge saklamadığını ve kendi iç denetim raporlarını sunduğunu bildirdi. Yine de aylar boyunca kimsenin sözüne değil, yalnızca doğrulanabilen şeylere güvenmeyi seçtim.
En büyük şaşkınlık Turgay’ın tekrar polisle görüşmeye gelmesi oldu. Bu kez bağırmıyordu. Elinde kalın, kahverengi bir zarf vardı.
“Barış’ın yaptıklarını öğrendiğimde torunumu korumaya çalıştım,” dedi. “Ama korktum. Onun ortakları beni susturmak için eski borçlarımı kullandı. Havalimanında seni bulmamı onlar istedi.”
Zarfın içinden mesaj kayıtları, banka dekontları ve Barış’ın sahte imzalarla hazırlattığı belgeler çıktı. Turgay’ın da bazı yanlışları olmuştu; bunları polise anlatıp sorumluluğuyla yüzleşmesi gerekiyordu.
“Beni neden önceden uyarmadın?” diye sordum.
Yaşlı adam gözlerini yere indirdi. “Oğlumu kaybetmekten korktum. Sonunda torunumu da kaybetmek üzere olduğumu gördüm.”
Onu affettiğimi söylemedim. Affetmekle güvenmenin farklı şeyler olduğunu artık biliyordum.
Soruşturma ilerledikçe Barış ve iki ortağı hakkında işlem başlatıldı. Belgeler incelendi, tanıklar dinlendi. Ben ise avukat yardımıyla boşanma sonrası mali haklarımı ve Nehir’in güvenliğini ilgilendiren kararları yeniden takip ettim. Hayatım bir mahkeme dosyasından ibaret olamazdı; bir iş bulmalı, kendime ait bir kapının anahtarını edinmeliydim.
Ece’nin yardımıyla küçük bir yayınevinde düzeltmen olarak çalışmaya başladım. İlk maaşımla Nehir’e sarı bir yağmurluk aldım. Kendimeyse ikinci el bir masa. O masanın başında geceleri metin düzeltirken, ilk kez geleceğin yalnızca korkulacak bir yer olmadığını hissettim.
Atlas arada bir haber gönderiyordu. Nehir’in nasıl olduğunu soruyor, cevabımı bekliyor, istemediğim hiçbir görüşmeyi zorlamıyordu. Bir gün parkta buluştuk. Nehir yürümeyi yeni öğreniyordu; iki adım atıp yere oturdu, sonra kahkahalarla yeniden ayağa kalktı.
Atlas gülerek, “Bana çok şey öğretiyor,” dedi.
“Ne mesela?”
“Düşünce dünyanın bitmediğini.”
Ona baktım. Uçakta omzuna başımı koyduğum adam artık yalnızca zenginliğiyle tanınan biri değildi. Hataları, korkuları ve seçimleri olan bir insandı. Ama benim kurtarıcım da değildi. Hayatımı yeniden kuran bendim; o sadece en karanlık günümde yanımda durmuştu.
O dönemde en zor an, Nehir’in ilk kez “baba” diye seslendiği gündü. Ekranda eski bir aile fotoğrafını görmüş, parmağını Barış’ın yüzüne koymuştu. Ona kızamazdım. Nehir’in kendi hikâyesini bilmeye hakkı vardı. Fotoğrafı saklamadım; yaşına uygun kelimelerle, bazen büyüklerin yanlış kararlar verdiğini ama bunun çocukların suçu olmadığını anlattım. Sonra birlikte mutfakta kurabiye yaptık. Un her yere bulaştı. Nehir ellerini çırparken birden fark ettim: Ben artık eski günlerin hatıralarından kaçmıyordum. Onları kızımın geleceğini yönetemeyecekleri bir yere koymayı öğreniyordum. Turgay da ilk görüşmesinde Nehir’e pahalı oyuncaklar getirmişti. Oyuncakları bir kenara bıraktırıp ondan tek bir şey istedim: “Ona doğruyu söyleyemeyeceğin hiçbir söz verme.” Yaşlı adam sessizce kabul etti. Güven, büyük hediyelerle değil, tutulan küçük sözlerle yeniden kurulacaktı.
Bir yıl sonra, soruşturmanın büyük bölümü sonuçlanmış, Barış’ın tehditleriyle ilgili mahkeme kararı verilmişti. Turgay torunuyla ancak belirlenen koşullarda görüşebiliyordu. Benimse Berlin’de küçük ama güneş alan bir evim vardı. Kapının kilidini değiştirmek zorunda değildim. Çünkü anahtar benimdi.
Nehir’in ikinci doğum gününde Ece ve Atlas bize geldi. Pastanın mumlarını söndürürken Nehir kıkırdadı, pelüş tavşanını havaya kaldırdı. Bir zamanlar içine korkunç bir sır sakladığım o oyuncak şimdi yalnızca bir çocuğun oyuncağıydı.
Atlas balkonda yanıma geldi. “O uçuşta gerçekten uyuyor muydun?” diye sordu.
Gülümsedim. “İlk başta hayır. Sonra yıllardır ilk kez kendimi güvende hissettim.”
“Ben de yıllardır ilk kez birinin benden hiçbir şey istemediğini hissettim,” dedi.
Elini uzattı. Tuttum. Ne acelemiz vardı ne de birbirimize verdiğimiz büyük sözler. Önümüzde bilmediğimiz bir gelecek duruyordu. Bu kez o bilinmezlik beni korkutmuyordu.
Bir zamanlar bir yabancının omzuna başımı yaslayarak birkaç saatliğine dünyadan saklanmıştım. Şimdi kendi ayaklarımın üzerinde duruyor, kızımın elinden tutarak o dünyaya yeniden bakıyordum.
Anladım ki bazen insanı kurtaran şey karşısına çıkan güçlü biri değil, kendi sesini yeniden duyabilmesi için bulduğu küçücük bir sessizliktir. Ben o sessizliği bir uçak koltuğunda bulmuştum. Geri kalan yolu ise Nehir’le birlikte, kendim yürümüştüm.